DUYGU GİRAY

gezi notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2017 Pazar

KAŞ GEZİSİ




Geçtiğimiz Mayıs ayı yaz tatilimi Kaş’ta açtım. O maviyi, turkuazı, yeşili ve doğayı tam anlamıyla yaşadıktan sonra yaz ayımın çok güzel geçeceğine eminim çünkü başlangıcımı çok güzel yaptım.
Beni en mutlu eden ve dikkatimi çeken şey ise Kaş’ta yaşayan tüm insanların hayvan sevgisi !!! Neredeyse her dükkanın önünde sahiplenilmiş kedi köpeklere rastlayabilirsiniz. “İNSAN gibi insan” ların yaşadığı bir yer Kaş..
Herkesin birbirine selam verdiği, içten tebessümlerin var olduğu bir yer…
Üç günlük bu keyifli tatilimi daha da güzelleştiren kişilerse beni “LİYA” isimli rengarenk butik otellerine davet eden dünyalar tatlısı fazlasıyla mütevazi Menent-Emre çifti..


Kendileri aslında 1 yıl öncesine kadar İstanbul hayatının keşmekeşinde yaşamış genç bir çift. Ve sonunda hayalleri olan kaş’a taşınmışlar, hayallerini birkaç kademe üste taşıyıp bir de 12 odalı pırıl pırıl bir butik otel açmışlar ve tüm misafirlerini “dostları” gibi ağırlıyorlar.
Liya otel çok merkezi bir noktada bulunuyor çünkü 3-4 dakika sonrası marinadasınız, gece hayatının olduğu sokaktasınız, hediyelik eşyaların içindesiniz ve meşhur restoranların önündesiniz. Otelin sağında ve solunda 20 metrelik mesafede büyük zincir marketler var. Daha da önemlisi merkezde olmasına rağmen sessizlik hakim! Otogara da çok yakın..
                                           


Gelelim otelin özelliklerine ;
Deniz gören rengarenk masa sandalyelerle süslenmiş şirin bir terası var. Odalarda bir KAŞ oteli için fazlasıyla herşey düşünülmüş.12 oda da yepyeni ve temizlik açısından pırıl pırıl. Valiz koyma aparatından dolabınıza, Led TV den klimanıza, özel banyo terliklerinize kadar bu güzel insanlar en ince detayları dahi düşünmüş. Sabah kahvaltısını ister terasta ister “LİYA” ile anlaşmalı olan mekanlarda alabiliyorsunuz.
Akşam yemeği mi ?
Dilerseniz koşun büyük marketlere ve canınızın çektiğini alın. Otelinizin terasına çıkıp kendi eviniz gibi “teras mutfağını ” kullanıp sofra keyfinizi siz şekillendirin. Mutfakta herşey mevcut. Ya da benim önerim olan “Nereid meyhanesi”ne akşam yemeğine gidin. Mezelerine bayılacaksınız. Sahibi Arla da oradaki herkes gibi sıcacık bir insan. O da olmadı. Menent ve Emre sizi seve seve her yere yönlendirirler. Kaş’ta aç kalmayacağınız hatta midenizi çok keyifli dolduracağınız bir gerçek. Kaş’ın manzarasının güzelliğinden bahsetmiyorum bile..Meis adası tam karşınızda ışıl ışıl size bakıyor.
Peki böylesine şirin bir otelde beni zarif bir şekilde ağırlamakla kalmayıp tüm kaş’ı hergün dolaştıran bu güzel insanlar kim ?
Hikayelerini dinleyince Menent ve Emre için çok güzel bir söz geldi aklıma “Başaranlar hiç düşmemiş olanlar değil, defalarca düşmüş olmasına rağmen ASLA pes etmeyenlerdir” Onlar pes etmemeye en güzel örnek çift. Onlar YOL ARKADAŞI..
Hayat sınadı. Bir kere iflas ettiler, bir kere dolandırıldılar. Asla pes etmediler. Menent kanserle savaştı, asla pes etmedi ve iyileşti ! Bugün Türkiye’nin en huzurlu ilçesinde otel işletiyorlar ve gelecekteki LİYA zincirleri için çok çalışıyorlar. Birbirinin ilkokul aşkı bu iki insan iyi günde kötü günde çıkarsız hesapsız hep elele yürüyor. Buyrun hikayeleri;
Menent sözü alıyor;
“İstanbul üniversitesi su ürünleri mezunuyum. Hiç yapmadım. Bankacılık mesleğimi sürdürürken tayinim istemediğim bir yere çıkınca erkek arkadaşımın desteğiyle (şu anki eşi) işi bıraktım ve ticarete atılma kararı aldık. Emre de havayolu firmasında teknisyendi. 2009 yılında sadece 3 şişeyle ve 21 liralık sermayeyle ayvalık zeytinyağı işine girdik. 3 sat 6 al, 6 sat 9 al şeklinde ilerledik. Ancak Türkiye şartlarıyla battık.
Pes ettiniz mi ? Kurumsal’a dönmeyi düşündün mü?
Hayır. Bu kez toptan işine girmeye karar verdik. Ve resmen “Eksi” sermaye ile başladık. Ev dışı tüketim ürünleri pazarlamasına giriştik. Eski işyerimdeki ikili ilişkilerim fırsat oldu. Bankalardaki arkadaşlarımla görüşüp bağlantılar kurup sıfıra sıfır işi başlattık. İlk sermayemiz 230 tl idi.
Toptancılık iyi gitmeye başlayınca düşündük taşındık, şu an neye merak var dedik ve o sıralar yeni başlayan pasta cupcake sabun kurslarına el attık. GUTAVA çok başarılı oldu. Buradaki kazancımızla toptancılık elele yürüdü. Derken toptancılıkta seri dolandırıcılığa maruz kaldık.
                                   

Oradan oraya .. farklı sektörler hep.. nasıl başa çıktınız ?
İnan bana eğer sermayen yoksa mecburen seramik döşemeden pasta yapmaya kadar öğreniyorsun ! Öğrenmek zorundasın.
Emre katılıyor lafa “ Bu seri girişimcilik vasıtasıyla benim 10 parmağımda 20 marifet gibi bir durum oluştu” diyor:)
Gutava ile işler iyi giderken burayı açmaya nasıl karar verdiniz ?
2014 nisan ayında Kaş kamping’de tatil yaparken 45 yaşında hayalimiz olan Kaş’ta emeklilik hayatını erkene çekme kararı aldık:) Aslında amacımız permakültürdü. (sürdürülebilir tarım-organik ürünler)
Permakültür (sürdürülebilir tarım) düşünürken otel açtılar.
Menent; “Gutava’yı devrettik, evlendik, Emre kıdem tazminatını alıp işiyle yollarını ayırdı..Kaş’ta arazi bakmaya başladık. Paramıza uygun araziyi beğenmiyoruz, beğendiğimiz araziye paramız yetmiyor.”
“Hayaller dallas çiftliği, gerçekler bir dönüm” diyerek araya giriyor Emre:)
Derken….
Bir aracı vasıtasıyla nasipleri olan “LİYA”yı halka açıyorlar. Hiç akıllarında yokken.. 1 hafta içinde bütün öz sermayelerini yatırıyorlar. Nisan 2014’te kaş hayali kuruyorlar ve Nisan 2015 te kaş’a taşınıyorlar.
“Bütün bir yıl kurumsal hayatta bir haftalık tatil için çalışıyorsun. Bu yüzden gelen misafirlerimiz için rahat etsinler diye kendimize düşen herşeyi sonuna kadar yapıyoruz” diyor Menent.
Bir de sürprizleri var:)
İlk LİYA’larının öz sermayesiyle 15 Haziran 2016 tarihinde “LİYA HOTEL KAMBOÇYA” açılıyor. Dünya kültür mirası listesinde bulunan “Angkor Vat” tapınağının bölgesi “Siem Reap”te Menent ile Emre’nin ikinci “Liya”ları misafirlerini ağırlayacak. Şimdiden hayırlı uğurlu bereketli olmasını ve devamının gelmesini diliyorum ve bu güzel çifte çok teşekkür ediyorum.
Kaş’a gittiğinizde muhakkak Kaputaş plajı, Kekova, Antiphellos Antik kenti, Saklıkent, Patara Plajı, Kalkan, Büyük çakıl plajını görün. Şnorkelle dalın, yamaç paraşütü yapın.


Duygu’nun önerdikleri;
LİYA otel’de evinizdeymiş gibi kalın.
SOFA’da cheesecake yiyin.
MAYOR BİSTRO’da muhakkak keyifli bir kahvaltı edin.
“Evita” teknesinin sahibi kaptan Ergün ile tur yapın.
NEREİD Meyhanesinde mezeleri tadın.
LEYMONA’da güneşlenin.
Kedi-köpekleri sevin ve besleyin.
“Evita” teknesinin sahibi kaptan Ergün ile tur yapın.
Lİya otel instagram

Önemli Not: Sadece gerçekten mutlu olduğum ve önerdiğim yerleri kaleme alıyorum.

                           

AĞVA GEZİSİ








Yanı başımızdaki eşsiz doğa AĞVA..

Nisan sonunda aldım huzurumu ve ağvaya gittim.
Tek seyahatlerim çok olmuştur. Kendi programımı yaparım ve nereleri görmek istiyorsam “sürüye uyma” problemi olmadan zamansız gezerim.
Yalnızlıktan korkan, kendine yetebilmenin ne olduğunu henüz bilmeyen, o aşamaya gelmemiş kimselere “nasıl yani? Tek başına tatil mi?” diyenlere nacizane bir tavsiyem var; eğer şansın varsa “Bazen kendinle kalmalısın.. İstediğin herşeyi tek başına yapıp huzura sarılmalısın. Bol bol kitap okumalısın. Kendinleyken kendini görmeli ve kendinle konuşmalısın. İnan çok iyi geliyor. Hem sahte kalabalıklardan da iyidir samimi yalnızlığın”
İşte böyle güzel bir günde gittim ağvaya. Hava misss.. Yemyeşil bir doğa, masmavi bir deniz, tertemiz hava ve nehrin yaşattığı huzur…..daha ne denir ki …
İlk durağım sabah kahvaltısı için bana göre ağvanın en güzel restoranı “Kilimli” oldu. Hemen biraz söğüş, yumurta, beyaz peynir ve çay…Önümde de muazzam bir manzara, alabildiğine umman:) Çok şükür. Oraya uğramadan ağva gezilmiş sayılmaz.  
Ve sabah gider gitmez çantamı odaya atıp yerleştiğim “Ağva riverside otel”e geri döndüm. Otel için nehri geçeceksiniz ve sal’a biniyorsunuz. Ve bu salı otelin ortaklarından Sadettin bey hazırlamış desem…:)

İlk gördüğümde orada çalışan biri olduğunu düşündüğüm Sadettin bey, otelde ne arıza var ne inşaat var her işe koşturuyor ve hiç gocunmuyor. Otelin üç ortağı için “Muhteşem üçlü” diyorum ben:) Muhabbetleri çok keyifli.
Tek çıktığım ağva yolculuğumda “Riverside Otel” in sahiplerini tanıdığım andan itibaren onların aileden biri olduğuma emin olabilirsiniz. Bir saniye bile yalnız bırakmadıkları gibi, kendi şömine keyiflerine, gezilerine ve kahvaltı sohbetlerine tüm içtenlikleriyle beni de kattılar. Öyle güzel ağırladılar ki..O özel kahvaltı tabağını unutamayacağım. Birbirlerini bir o kadar seven ve bir o kadar uğraşan bu “muhteşem üçlü”nün mütevaziliğine gittiğinizde şahit olacaksınız zaten.. Ayla hanım ile Yonca Hanım da Riverside otel’in Sadettin beyle diğer ortakları. Hepsi çok farklı sektörlerden bu işe girmiş ve mutfağından başlayıp çok başarılı olmuşlar.
Ben bu oteli çok seviyorum, daha önce de gelmiştim. Odaların hemen nehir kenarında çevrelediği otel havuzu, yeşillik ve önlerinde uzanan nehir manzarası doğayla bütünleşmenizi sağlıyor. Arada rastladığınız ağvanın şirin köpekleri ve kedi yavruları da içinizdeki sıcaklığı, sevgiyi bir kez daha hatırlamanız için çok güzel bir fırsat. Riverside otelin diğer otellerle kıyasladığımda alabildiğine kıyısı var nehre… Bu bakımdan nehir kenarında oturma fırsatınız her daim var. Masaların bir bölümü yeme-içme tarzı, daha ileridekilerse “oturun, keyif yapın kahvenizi söyleyin” der gibi davet ediyor misafirleri:) İç bölümde de restoranları var. Yaz-Kış servis verebilecek her türlü donanıma sahip otel.  Haftaiçleri sabah kahvaltısı, haftasonları da yarım pansiyon şeklinde açık büfeden lezzetli sunumları tatmanızı muhakkak öneririm.
                                                 
Her daim gülen yüzüyle çok zarif Ayla hanımla otel hakkında biraz sohbet ettik. Otelin açılış hikayesini sordum..
“1994 senesinde kendi yazlığımızı pansiyon-otel işletmesi olarak açma kararı aldık. Biz de döviz mağdurlarından olunca aklımıza bu fikir geldi ve kolları sıvadık. Herşeyiyle sonuna kadar ilgilendik.
Buradaki turizm’i dere kenarında ilk biz başlattık. Çok karşı çıkanlar oldu. Mücadeleler verdik. Ağva’nın köy halkı hemen kabullenemedi. Tanıdıklarımız, akrabalarımız derken bir baktık ki sadece 5 masayla 60 kişiye servis verir olduk.”
Peki reklam çalışmanızı nasıl yaptınız ?
Otel olarak ilk web sayfasını biz oluşturduk. Henüz Ağva tanıtımı dahi yapılmıyordu internette. Ve zamanla gelen misafirler arttı, kapasite genişledi. Şu anki “Riverside otel” in açılması için 1997 yılında ilk otelimizin karşısındaki araziyi satın aldık ve açılışı 2000 yılının haziran ayında oldu. Bir süre oda yetmediğinde iki otelimizle de hizmet verdik. Sonra sadece şu anki otelimizde misafirlerimizi ağırlamaya devam ettik.
Yücel ağabeyim dediği rahmetli…
Otelinizin Dostluğumuz vardı, ortaklığımız oldu.
Biraz otel olanaklarından bahsedelim mi? Kaç odanız var ? Çocuklu aileler çoğunlukta mı ?
Evet ailelerin çok tercih ettiği bir oteliz çünkü dubleks odalarımız çocuklu ailelere özel olarak yaptığımız odalar. Herkese kolaylık sağlıyor. Elbette çiftler de isterlerse kalbiliyor. Tamamen misafirimizin seçimiyle alakalı. 29 odamızın içinde klima, TV, minibar, kış için de merkezi ısıtma sistemi, saç kurutma makinası gibi olanaklarımızı sunuyoruz. Doğaya saygı duyuyoruz. Genelde ahşap ve metal kullandık. Elimizden gediğince plastikten uzak durduk.
Keyif yapmak, uyumak, ağvanın kuş sesleri eşliğinde kitap okumak isteyen misafirlerimiz için hamaklarımızın olduğu bir bölümümüz var. En güzel terapi olduğunu düşünüyorum.
“Bir İstanbul Masalı” nın rüzgarı size de uğradı mı ? esti mi ?
Elbette:) Ağva, dizilerle çok tanındı. Bizim otelimizde de birçok ünlü ağırladık. Klipler çekildi, tanıtımlar yapıldı. Konuk portföyümüzü iyiydi, bu sayede daha da gelişti. Tanıtımın çok etkisi oldu.
Doğanın içindeyiz. Otel olarak sunduğunuz olanaklar var mı misafirler için ?
Buradan binebilecekleri nehirde kano, deniz bisikleti olanaklarımız var. Danışan misafirlerimize gidebilcekleri restoranları ya da yapabilecekleri tüm aktiviteleri elbette sunuyoruz.  Oyun salonumuz var. Ayrıca iş toplantıları için gelen misafirlerimize özel toplantı salonumuz da var.
Her cumartesi gecesi de hem huzur hem eğlence mantığıyla canlı müzik programımız var. Nuri Yüceses çıkıyor. Misafirlerimiz bu keyifli cumartesilerden oldukça memnun.
Ağva anlatılmaz yaşanır.

Yanıbaşımızda bir megakent var. Orada çok yorulan konuk burada kafa dinlemeye geliyor. Ruhunu, bedenini dinlendiriyor. Biz aktivite olarak herşeyi sunuyoruz ve seçimi konuğa bırakıyoruz. Böyle bir doğayı bulmak artık çok zor oldu. Gelecek neslimize lazım. Otel olarak doğayı korumak için elimizden geleni yapıyoruz, doğayla bütünleşen ahşap’a hep öncelik veriyoruz. Temiz havası, suyu, ormanı, deresi Ağva’nın bütünlüğünü oluşturuyor.
Oğlu da çalışıyor. Biz bu işin mutfağından geldik. İktisatçıyım aslında, birimiz bar işleiyordu, herkes farklı mesleklerden geldi ama işin mutfağından başladık. Yemeden içmeden servisinden çamaşırına
Hayvan dostu Riverside Otel…
Bizim baktığımız köpekler kedilerimiz var. Konukların gözetiminde olduğu sürece evcil hayvanlarını da seve seve kabul ediyoruz.
                             

Çok keyifli bir haftasonundan geriye İstanbul'a dönüşüm kalıyor. Aklım ağvada. Sözümüz var. Bir cumartesi hep birlikteyiz ve ben de şarkı söyleyeceğim:) Misafirperverliğiniz için çok teşekkür ederim Riverside ailesi..

Duygu'nun önerdikleri;
Bu tatlı aileyle tanışın.
Öncü mantı'da çiğ börek tadın.
Kilimli restoranda gün batımı keyfi yapın.
Bir tekne turuna katılın.
Aşk, sevgi ve farkındalıkla kalın:))

DUYGU GİRAY

27 Kasım 2014 Perşembe

MOSKOVA GEZİSİ


"Aman canımm üç yabancı dilim var herkesle anlaşırım" diyerek kendimi attığım Moskova ve St Petersburg serüvenimin başlangıcında sizlere önerim yanınıza bir sözlük, kiril alfabesini de içeren bir harita ya da rusça bilen bir arkadaş almanız olacaktır:) Otellerde mükemmel ingilizce konuşuluyor ancak halkın arasına karıştığınızda zorlanma ihtimaliniz fazlasıyla yüksek. Bu yazımda tüm linklere tıklayarak size yardımcı olabilecek detayları görebilirsiniz...

Floransa seyahatimdeki ilk ve son Alitalia kabusundan sonra canım biricik Türk Hava Yolları sabah 8.30 uçağı ile Moskova' ya uçtum. Her zamanki gibi araştırmalarımı yapmış ve gerekli belgeleri yanıma almıştım. THY öğlen Rusya saatiyle 12.20 de Vnukovo havalimanına iniş yaptı. Rusya ile vize kalktığı için direk içeri giriyorsunuz. Pasaport girişini gördüğünüzde sakın şaşırmayın. Düzen yok, sıra yok. Hizaya sokan bir görevli de yok. Canınızı sıkmaya ise hiç gerek yok:) Ben uçaktan önde çıktığım için şanslıydım, çok hızlı geçiş yapabildim.

Moskova'nın merkezine gitmek için en hızlı yol Aeroexpress trenleri. Valizi alır almaz tabelalara bakıp rahatlıkla buraya ulaşıyorsunuz. Makina,gişe ya da internetten 320 ruble ekonomi sınıfı ve 900 ruble business sınıfı olmak üzere 2 çeşit bilet alma şansınız var. Business sınıfında fark eden tek şey önceden koltuk seçimi yapabilmeniz. Yaklaşık 35 dakika sonra Moskova'nın kievskaya bölgesine ulaştım. Otelimi meşhur Arbat caddesinin hemen yakınında ayarladım. Moskova'da öyle böyle bir trafik yok. Taksiyle sadece 5 dakikalık yolu 25 dakika'da aşabildik. Metro ile gitmem çok daha doğru olurmuş. Trenden iner inmez ana caddede karşı binada güvenli bir döviz bürosu var. Aklınızda olsun.

Ve "Hotel Mercure Arbat Moscow" daki odama kavuştum. Güler yüzlü çalışkan personelleri var. Oda tertemiz ve şık dekore edilmiş. Fiyatlar gayet makul. İlk verdikleri odamda tepede küçücük bir pencere vardı. Arayıp odamda manzara ferahlığı istediğimi belirttim. Büyük bir kibarlıkla en beğendiğimi seçebilmem için 4 oda dolaştırdılar ve en güzeline yerleştim. Bütün bunlar on dakika içinde gerçekleşti. Otelin hemen yanı başında "Smolenskaya" metrosu var. Ulaşımı kesinlikle metro ile yapmanızı öneriyorum. Hatta ASLA ve ASLA trafiğe çıkmayın, ne turistik otobüs ne taksi tercih edin. Birazdan bu konuya değineceğim.

Arbat sokağı bizim istiklal caddemiz, bağdat caddemiz gibi yaklaşık 1 km lik şenlikli bir sokak. Bir sağa bir sola bakarken zamanı anlamıyorsunuz. Çinlilerin hepsi Türkçe biliyor. Nasıl öğrendiklerinin cevabı "benim arkadaş var" :) Sağ olsun bizim Türklerimiz ! pek yardım severizdir:) Arbat caddesinin sonunda "Arbatskaya" metrosu var. Rusya'nın metro sistemi fazlasıyla gelişmiş, yerin altında bambaşka bir hayat oluşmuş. "Kropotkinskaya" ve "Mayakosvkaya" metrolarının devasa avizeleri, muhteşem ihtişamını görünce neredeyim ben diyeceksiniz. Sanki saray'ın içinden metro geçiyor hali var:) Tek dezavantaj ciddi anlamda eski olmaları diyebilirim. Daha fazla metro detayları için tıklayınız

Şimdi gelelim bahsettiğim "ASLA" lara;

Hayatımda gördüğüm hiç bir durakta durmayan, kulaklıkta dinlediğiniz tanıtım anonslarının o an geçtiğiniz yerlerle örtüşmediği, hangi durak olduğunun söylenmediği, hiç bir durak işaretinin var olmadığı, "aaa ben niye aynı yerdeyim" deyip başınızı döndüren tek Hop on Hop off turistik otobüslerine Moskova'da rastlayabilirsiniz. Kafalarına göre takılıyorlar. İnternette dahi gezi noktalarına baktığınızda ve bu noktaları haritada görmek için tuşa bastığınızda yerler farklı çıkıyor. Şoför kafasına göre durduğu için ineceğiniz ve tabela olmadığı için bineceğiniz yeri bilemiyorsunuz. Görevliye sorduğunuzda "This is Moscow baby" yanıtını alıyorsunuz. Taksiyle mi gezersiniz? tabi ki!!! Asla ingilizce konuşamayan bir taksi şoförü sizi seve seve gezdirir hatta o trafikte 1 saati 1 gün olarak yaşayabilirsiniz :)

Kesinlikle metro'ya binmenizi tavsiye ediyorum. Tabi bunun da koşulları var:
Yerin altına indiğinizde şoka girmemek için gideceğiniz yerlerin KİRİL alfabe versiyonunu lütfen çoktan çıkarmış olun. Karşınıza asla latin alfabesi çıkmayacak. Ve muhtemelen karşınıza ingilizce bilen vatandaş da çıkmayacak..Tarzanca anlaşmaya çalışarak 2 metro karıştırdım. Yukarıdaki tabelalardan çok, yerdeki işaretleri izlemek doğru yolu bulduruyor. Seyahat öncesi Rusça "çıkış" yazısını belleğinize kaydedin lütfen.. En iyi ihtimal o kelime yardımcı oluyor. Taksi, turistik otobüs ve metro denemiş biri olarak tavsiyemi belirtmiş oldum.

En güzel ihtimale gelince:
Otelden çıkıp eski arbat sokağını yürüdükten sonra şayet yürümeye devam etmek isterseniz yukarı doğru 10 dakika sonra Kremlin sarayı'na ulaşıyorsunuz. Eski arbat sokağına paralel "yeni" arbat sokağı da var. Orası daha şık mağaza ve restoranların bulunduğu bir bölge. Hediyelik eşya ve pazarlık açısından eski arbat'ı tavsiye ederim.

Kremlin sarayı'nın girişinin yanı UNESCO dünya mirasları listesinde yer alan Kızıl meydan'a çıkıyor. Orada bulunan GUM alışveriş merkezi bir kahve içmek için keyifli bir yer. Her tür marka alışverişi yapabilirsiniz. Kızıl meydan'da, kremlin duvarlarından sonra 1561 yılında tamamlanan rengarenk şapkalı şatocuk "Aziz Vasili Katedrali" sizi karşılıyor. Hemen kuzeyde de devasa ve ihtişamlı görüntüsüyle devlet tarih müzesi sizi uğurluyor .Onlarca fotoğraf çekimi sonrası oradan geri yürüdüğünüzde tiyatro meydanı'na çıktığınız an karşınızda, önünde QUADRİGA heykeli'nin nöbet tuttuğu BOLŞOY Tiyatro'sunu görüyorsunuz. Ben heyecanla 6 şeritten oluşan yolda ışıklardan geçmek istediğimde rus kız arkadaşlarım hemen engelledi. Beni alt geçit'e yönlendirdiler. Bunun çok tehlikeli olduğunu, yapmak için deli olmamız gerektiğini, polis'in hemen ceza yazıp çok kızdığını belirttiler. Bir an için ülkemizi ve düzenimizi düşündüm:)


Mimar Joseph Bové tarafından tasarımı yapılan tarihi Bolşoy tiyatro'sunun dış görüntüsünü içi kadar ihtişanlı bulduğumu söyleyemem. Bütün ihtişam o salonda ve profesyonel dansçılarda ! Sezon' a denk gelmediğim için onları alkışlama şansına erişemedim. Dilerim en yakın zamanda eski bir balerin olarak bir performans izlerim:)

Manej meydanından yürüdüğünüzde Kremlin duvarlarıyla bitişik muazzam bir peyzaj'a sahip Alexander bahçeleri, şırıl şırıl akan sular, güzel heykeller görüyorsunuz. Gittiğimde hava da çok güzeldi. Cennet burası olmalı dedim. Zamanın nasıl geçtiğini gerçekten anlamadım. Kuşları besledim, bir banka oturup çılgınlar gibi fotoğraf çeken turistleri izledim.
Yeterli vaktiniz varsa turistik otobüslerle aynı yerleri defalarca görmek için dolaşın derim. Kameraya kaydetmek ve fotoğraf çekmek açısından faydalı oluyor. Bu otobüslerin kesinlikle durduğu ana durak noktası nehir gezilerinin yapıldığı BOLOTNAYA meydanı. Bolşoy'un karşısından da kalkıyorlar. Dediğim gibi durak yok.




Paris'in aşıklar köprüsünün bir kopyası da Bolotnaya meydanında var. Tüm aşk kilitleri ağaç görüntüleri şeklinde yolu ve Luzhkov köprüsünü süslüyor. Yaklaşık 1 saat içinde 20 gelin damat görmüşümdür. Limuzinler, şampanyalar,fotoğrafçılar, güvercinler' e şahit oluyorsunuz. Şık giyimli akrabalar sabahtan akşama kadar burada fotoğraf çektiriyor. Ben de o kadar mutlu oldum ki onları kare kare çekmeye başladım. Mutluluk bulaşıcıdır. Gülen yüzler ve kahkahalar çok iyi geldi:)


Hemen köprü'nün altından modern tertemiz bir nehir botuna bindim. Tur 1 saat sürdü. Otobüs turuyla defalarca gördüğünüz yerlerin tablo hali nehir turuyla pekişti. Hatta yürüme gezilerinin yanında sadece nehir turu yeterliymiş. Dünya'nın en yüksek heykeli "Peter the great monument " i görmek harika bir deneyim oldu.

Tüm bunların yanı sıra görebileceğiniz en özel yerler arasında Puşkin müzesi, Tarih müzesi, Kremlin sarayı'nın içindeki hiç kullanılmamış Çar topu ve çanı, yine saray içindeki katedraller ve Smolenskaya metro istasyonu' nu sayabilirim. Kremlin sarayı'nın perşembe günü ziyaretçilere kapalı olduğunu da belirteyim.

Yemek konusunda Sushi severler'in çok şanslı olduğunu söyleyebilirim. Onlardan biriyimdir. Ayrıca bir de krep sever kitlesinin üyelerindenim. Bu yüzden dünya' nın en harika krep bölgesi Rusya'ya gelmişim:) Şanslıyım..

Teremok, Rusya'da 1998 yılında açılan ve sayısı 174'e ulaşmış bir fast food zinciri. Muhteşem krepler yapıyorlar. Fotoğraflarına bakmak isterseniz tıklayın :) Mantarlı krepler, havyarlı krepler, muz ve çikolata cennetinden çıkan krepler:) Kendimi kaybettim..Ve St Petersburg'ta da, Moskova'da da öğünüme krep katmadığım gün olmadı.

Moskova'dan St Petersburg'a geçme zamanı geldi çattı. 4 saatlik süper bir tren yolculuğu için saray görüntüsündeki gar' a internetten ayarladığım güvenilir ve dakik bir şirket arabasıyla geldim. St Petersburg yazım çok yakında:)







23 Ağustos 2014 Cumartesi

TOSKANA GEZİSİ


Diane Lane'in Under the Tuscan Sun isimli romantik komedi filmini izlediniz mi ? Önce o filmi izlersiniz, güzelliklere şahit olursunuz ve şu Toskana'da ben de mi gezsem dersiniz:)

Sadece günübirlik isterseniz, Toskana'yı gezmenin en iyi yolu "The best of tuscany" turunu seçmektir. Bu tur Tripadvisor sitesinde 3303 adet yorumla 2014 mükemmellik sertifikasını almış. Birkaç firma yapıyor bu geziyi. Kesinlikle Walkabout Florence firmasının yaptığı turu tercih edin derim. Stefano isimli muhteşem ötesi bir rehberimiz vardı ve her saniye inanılmaz sistematik, düzenli, teknolojik geçti. Ben turlardan korkarım hele ki bu tur Türklerin olduğu bir tursa..Biz Türkler kurallara pek riayet etmeyiz, grup olmak nedir nasıl hareket edilir bilmeyiz. Rehberi dinlemez,kendi aramızda konuşmaz, adeta gürültü yaparız. Otobüsü bekletiriz, onlarca mola verdittiririz. Kurallar yıkılmak içindir. Yaşasın Türkler :) Ama öyle olmuyor işte..Her zaman olmuyor, olmamalı da.. Tabi ki sözüm meclisten dışarı ! Tabi ki layığıyla toplum (grup) içinde hareket eden Türkler de var..İşte onlardan biri de bu turda kardeşimle bendik:)

Sabah 08.15'te, internetten satın aldığımız biletlerimizle, Floransa'nın tren istasyonu önünde rehberimizle buluştuk. Herkes zamanında gelmişti ve yaklaşık 10 dakika içinde hareket ettik. Otobüs son teknoloji, verilen telsiz kulaklıklar son teknoloji..Rehber Stefano süper ötesi şirin. Bilgisi de anlatımı da çok iyiydi. Tur boyunca otobüste herkesin yanına gelip hatrını da sordu. Sorularımız varsa çekinmeden soralım diye defalarca tekrarladı. İşini gerçekten çok severek yapması o tura katılan herkesin enerjisini de yükseltiyordu.

Yaklaşık 40 dakikalık yolculuk ile Siena'daydık. Siena'nın tarihi şehir merkezi, UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesi'ne alınmış. "Piazzo del campo" denilen meydanda her yıl at yarışları (Palio) yapılıyor. Biz bu meydanı, kahvaltımızı etrafındaki kafelerden birinde yaparken fotoğraflar çekerek değerlendirdik. Bu arada otobüsten indiğimizde bizi karşılayan yerel rehber kulaklıklarımıza konuşmaya, şehrin ışıltısını anlatmaya devam ediyordu:) Ne yaptık bilin.. Buluşma saatini öğrenip gruptan ayrıldık:) Bir süre sonra telsizlerimizden ses de gitti. Siena katedralini gezdik, hediyelik eşyalar ve tabi ki olmazsa olmazım olan magnetler aldık. Meydandaki Palazzo Pubblico'yu (Belediye sarayı) gördük. Mangia Tower yani kuleye tabi ki tırmanmadık, uzaktan baktık:) Tarih kokan Siena sokaklarında fotoğraflar çektik. Zaman kaygısı yaşamadan yiyip içebildik. Ve Siena turumuzu sonlandırmak için meydanda toplanıp otobüsümüze yürüdük.

Bir sonraki yolculuğumuz yaklaşık 40 dakika sürdü. Chianti'ye varmıştık. Öğle yemeği vakti gelmişti. Otobüse her bindiğimizde uyuduğumuz için zamanın farkına varmıyorduk. Toskana bölgesinin en şirin çiftliklerinden birine geldik. Üzüm bağlarıyla karşılaştığımız o an..Ruhum adeta uçtu..Tarifi yok.. Yeşil, maviye bulanmış. Önünüzde muazzam bir Toskana vadisi var. Sıradanlıktan uzak bir doğallık var. Şu an yazarken bile dolu dolu yaşıyorum orayı. Huzur, saf enerji var. Hele o dallarında taptaze üzümler..Karmaşadan uzak gerçek HAYAT vardı orada. Ben kimim diye kendinizle baş başa kalacağınız, gözlerinizi kapatıp o tertemiz havayı doya doya içinize çekeceğiniz, gerçek NEFES alacağınız bir HAYAT vardı.

Üzüm bağlarından ayrılıp yemek alanına doğru yürüdük. Tüm manzarayı tepeden gören muhteşem bir terasta sıradan görünen ancak çok lezzetli yemekler yedik. Bu sırada da her masaya bağları layığıyla tanıtmak için 4 adet şarap geldi. Karınlar doydu, grup kaynaştı. Fabrika mağazasından makarnalar, şaraplar alınıp otobüse binildi.

Sırada Siena'ya bağlı, etrafı surlarla çevrili bir ortaçağ kasabası olan San Gimignano vardı. Kısa sürede vardık. Daha surlardan adımınızı attığınız an "Hayır" deseniz de sizi hala alışverişe teşvik eden şirin mi şirin dükkanlar var. Daracık sokakların 2 adet de küçüçük meydanı var. Birisi Piazza Della Cisterna. Burada upuzun bir kuyruk göreceksiniz. Kendisi dondurma kuyruğu oluyor. Biz açıkçası kardeşimle hiç merak etmedik ve hemen önündeki cafe'de oturup, sipariş ettiğimiz dondurmalarımızı yerken o kuyruk'taki insanları izledik. Bir diğer küçücük meydanın ismi ise Piazza Duomo'ydu. İtalya'nın her yerinde var olan meşhur 'Duomo' ların yavrusuydu buradaki. Alışveriş yapıp otobüsümüze döndük.

Ve sıra en uzun yolculuğa gelmişti. Pisa kulesi için 1 saat sürecek yolumuza çıktık. Bu kule, İtalya'nın kuzeyindeki Pisa şehrinin Piazza dei Miracolide yani mucizeler meydanı'nda yer alıyor. Üst üste bindirilmiş yuvarlak 6 sütun dizisinden meydana gelmiş.

Muhteşem Toskana yeşilini ve çiftlikleri izlemekten zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Otobüsümüz vardığında bizi artık bir çok şehirde gördüğünüz meşhur mini tren aldı ve merkeze götürdü. Pisa Kulesinin önü inanılmaz kalabalıktı. İnsanlar çimlerde sere serpe yiyip içip keyif yapıyordu. Fotoğraflar çekiyordu. Ve buna rağmen tek bir çöp bile yoktu! Demek istediğimi anladınız...


Minik bir bilgi: Bu kule, temeldeki yumuşak zemin çökmesinden kaynaklı eğilmiş olmasına rağmen 20 milyon sterlin harcanarak yıkılması durdurulmuş olan bir kuledir. Hatta ve hatta 294 adet basamağı göze alırsanız yukarı bile çıkabiliyorsunuz artık. Ben de bu canım kuleyi fotoğraf uğruna ittim, kaktım, ezdim, maymuna çevirdim. Olsun o kadar:)

Ve sakin huzurlu bir yolculukla akşam 20.00 gibi otelimizdeydik. Çok ama çok memnun kaldım.

Sırada Roma var. Sevgiyle,umutla, aşkla kalın..